Skip to content
Bulundugunuz Sayfa:
Timur ŞAHİN


İstanbul 29 Mayısta Mı Fethedildi? Yazdır e-Posta
Pazar, 15 Ağustos 2010 11:03

Bizler, İstanbul’u 29 Mayıs’ta fethettiğimizi söyleyip yazdık. Oysa 20. yüzyılın son çeyreğine kadar fethi hep 11 Haziran’da kutladık. Osmanlı kaynakları ise İstanbul’un fethi için çok daha başka günler veriyorlar. Bu günler, Mart’tan Temmuz’a kadar uzanan beş aylık bir yelpazeye yayılıyor.
İstanbul’un hangi gün fethedildiği tarihine geçmeden önce kısa da olsa şehrin nasıl fethedildiğine değinmek istiyoruz. Daha sonra fethin hangi gün gerçekleştiği tartışmaları üzerine duracağız.


Ya Ben İstanbul’u Alacağım Ya İstanbul Beni
II. Murad tahtını bir süre için oğlu II. Mehmed’e (Fatih) devretmiş, küçük Mehmed 1444’teki bu birinci hükümdarlığında başarısız olmuş ve tahtı babasına iade etmek zorunda kalmıştı.
            1451’de yeniden padişah olduğu zaman, otoritesini yine sağlayamadı. Rakibi Anadolu Beylikleri ve Balkan Devletleri, karşı harekete geçtiler. Osmanlı Devleti büyük bir kaosa sürükleniyordu. Bu kargaşa ortamından çıkmanın tek yolu büyük bir başarı yakalamaktı ve o başarı da İstanbul’un fethinden geçiyordu. 
           
Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı topraklarına saldıran Karaman Beyliği ile anlaştıktan sonra İstanbul’un fethi planını uygulamaya koydu. Şehri alma fikri onda ilk hükümdarlık döneminden itibaren mevcuttu. Karaman taraflarından döner dönmez Anadolu Hisarı’nın karşısına bir kale yapılmasını emretti. 1452 yılına gelindiğinde Rumeli Hisarı tamamlanmıştı. Batı dünyası, Osmanlıların İstanbul’u kuşatacağına inanmıyorlardı. Ancak Fatih, hükümdarlığının ilk şartı olan bu işi başarmaya kararlıydı ve kuşatma Vezir-i  Azam Çandarlı Halil Paşa’nın karşı koymasına rağmen başladı. Artık ya İstanbul onu alacaktı, ya da o İstanbul’u.      
Fakat ufak bir hata yapılması halinde devlet yıkılıp yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelebilirdi.
Kuşatma iki aya yakın sürdü ve Osmanlı ordusunun zaman zaman zor durumlara düştüğü anlar oldu. Çandarlı Halil Paşa, devamlı olarak kuşatmayı kaldırıp Bizans’ı vergiye bağlama fikrini ileri sürüyordu. Ancak, genç padişah o zamana kadar hiçbir İslam hükümdarının alamadığı bu şehri almaya kararlıydı ve sonuna kadar dayandı.
            Padişahın emriyle savaş naraları atarak saldıran askerlerin haykırışları Bizans tarafını dehşete düşürmüştü. Hiç durmadan çalan mehter askerleri coşturuyordu. Bizanslılar bu seslere karşılık vermek için şehirdeki bütün kiliselerin çanlarını çalmaya başladılar. Osmanlı askerleri dur durak bilmeden hücum ediyorlardı. En seçkin Osmanlı birlikleri surlara saldıran askerlerin arkadasında düşmanın yorulmasını ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Saatler süren savaştan sonra II. Mehmed, son darbeyi indirmek için yeniçerileri savaşa soktu. Son saldırılarla şehrin savunma sistemi çökmüştü. Binlerce Türk, açılan surlardan içeri girdi. Bizanslılar evlerine ailelerin yanlarına giderlerken bir kısım ahali ile yabancılar Haliç’teki gemilerle kaçıyorlardı. Öğlen olduğunda şehir tamamen Türklerin eline geçmişti.
       Durumun tehlikeli bir hal aldığını gören Bizans İmparatoru Konstantin, maiyetiyle birlikte kaçarken yolda ganimet arayan Osmanlı askerlerine rastladı. Sayıca az olan Osmanlı askerleri şehit oldular ama yaralanan bir asker Konstantin’i öldürdü. Fatih daha sonra İmparator’un cesedini arattı. Kafası olmayan İmparatorun cesedi Bizans kartalı işlemeli çoraplarından ve zırhından tanındı. Konstantin’in cesedi Bizanslılara verildi ve serbestçe defnedilmesine müsaade edildi.
            İstanbul’a Giren Fatih Önce Dua Etti, Sonra Şiir Okudu
            Fatih şehre yeniçerileri ve vezirleriyle birlikte ağır ağır giriyordu. Kafile şehrin sokaklarından geçerek Ayasofya’ya geldi. Burada atından inen genç hükümdar, yerden aldığı bir avuç toprağı kavuğunun üzerine serpti. Sonra Ayasofya’ya girdi ve bir müddet sessizce bekledi. Zaferi için Allah’a şükrediyordu. Bu sırada bir askerin kilisenin mermerlerini sökmeye çalıştığını gördü. Askere kızarak binanın ganimet olmadığını söyledi.
            Kilisenin içerisinde korku ile bekleşen Bizanslıların emniyet içerisinde evlerine götürülmelerini söyledi ve Ayasofya’nın camiye çevrilmesini emretti. O sırada ulemadan biri ezan okudu. Fatih, namazını kıldıktan sonra bu zaferi için dua edip Ayasofya’dan ayrıldı ve Bizans İmparatoru’nun sarayına gitti.
            Sarayın harap salonlarını dolaşırken yanındakiler padişahın Farsça bir şiir söylediğini işittiler.
            Perdedâri mikoned der kasr-ı kayser ankebut
            Bum nevbet mizened der tarem-i Efrâsyâb
            (İmparatorun sarayında örümcek perdedarlık yapıyor
            Efrasiyab’ın kulesinde de baykuş nevbet vuruyor)
            İstanbul Hangi Gün Fethedildi?
            İstanbul’un fethiyle ilgili bilgi veren o dönemin kaynakları veya daha sonra yazılmış Osmanlı tarihlerine bakıldığında farklı tarihlerle karşılaşırız. Şöyle ki
            İstanbul’un fethinde bulunmuş olan Tursun Bey Tarih-i Ebu’l-Feth adlı eserinde fetih tarihi olarak 28 Cemaziyelevvel 857 (6 Temmuz 1453) tarihini verir.
            Tursun Beyle birlikte İstanbul’un kuşatmasına katılan iki Türk tarihçiden biri olan Aşıkpaşazâde ise İstanbul’un fethiyle ilgili gün ve ay tarihi vermez.
            İdris-i Bitlisi ise 28 Cemaziyelevvel 857 (6 Temmuz 1453) tarihini verir.
            Oruç Bey ise İstanbul’un fethi tarihi olarak 21 Rebiülevvel 857 (1 Nisan 1453) tarihi veriri.
            Gelibolulu Âlî  de  Oruç Bey gibi 1 Nisan 1453 tarihini işaret eder.
            Neşri Tarihi 20 Cemaziyelevvel 857 (28 Haziran 1453) tarihini verir.
            Anonim Tevarih-i Âl-i Osman göre ise İstanbul 31 Mart 1453 yılında fethedilmiştir.
            Yukarıda isimleri anılan tarihçilerin dışında bir çok Osmanlı tarihçisi İstanbul’un fetih tarihiyle ilgili olarak farklı gün ve ay adları vermişlerdir. Bu tarihçilerin isimlerini burada vererek listeyi uzatmayı gereksiz görüyoruz.
Kritik sorulardan biri de Osmanlı Devleti’nin İstanbul’un fethini hangi gün kutladığıdır.
Osmanlı Devleti İstanbul’un Fethini 11 Haziran’da Kutluyordu

        İttihat ve Terakki Partisi iktidara geldikten sonra, devletin ilk dönemlerindeki önemli olaylar için kutlamalar düzenlediler. Hatta, zaman zaman eski yöneticileri bu şekilde kutlama yapmadıkları için suçladılar. Geçmişteki devlet büyüklerinin isimleri yeniden gündeme getirilirken, bazı savaş gemileriyle sivil teknelere de ilk dönem hükümdarların isimleri verildi.
            Osmanlılar İstanbul’un fethini 11 Haziran’da kutlamışlardır. Nitekim İstanbul’da yayınlanan “Le Moniteur Oriental” gazetesinin 1914 Haziran sayısında Osmanlıların İstanbul’un fethini 11 Haziranda büyük bir coşku ile kutladıkları haberi yer almaktadır. Gazete, aynı gün Yunanlıların büyük bir üzüntü içerisinde olduklarını ve fethin matemini tuttuklarını da yazıyor. 
            
           

Yrd.Doç.Dr.Bayram NAZIR

 
100 Dolar Müslümanlığına Vesile Oldu Yazdır e-Posta
Çarşamba, 11 Ağustos 2010 08:56

Prof. Dr. Osman ÖZSOY un bir yazısını sizlerle paylaşıyoruz.Türk işadamı patronuyla arasında geçen 100 dolarlık bir diyalog, Rus sekreter Natalya'nın İslam ile şereflenmesine vesile oldu. Tıpkı Mavi Marmara'da Müslüman olanların öykülerinde olduğu gibi... İşte örnek Müslümanlık...

Ramazan ayı başladı. Bu mübarek ayın tüm insanlık alemi için hayırlara vesile olmasını diliyoruz. Muhteşem bir ay, muhteşem bir atmosfer, muhteşem bir etki...

Bu ayda insanlığa olan İlahi Dokunuş’u hissetmemek imkansız. Ramazanın müthiş bir dönüştürücü etkisi var.

Bugün sizlere, 3 ay önce dinlediğim, fakat Ramazan ayının ilk günü sizlerle paylaşmak üzere beklettiğim hoş bir Müslüman olma hikayesi anlatacağım.

Başta Avrupa olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde ve Orta Asya’da yatırımları olan işadamı bir arkadaşımdan dinledim.

Şirketleri Ernst & Young tarafından denetlenen oldukça büyük bir şirketin sahibi olan işadamımızın Kazakistan’daki ofisinde çalışan Natalya adındaki Rus bayan, işadamımızın diğer ülkelerdeki işlerini takip etmek üzere Kazakistan dışına çıktığı zamanlarda, şirkete gelen giden müşterilerin ve misafirlerin karşılanması ve ağırlanması işi ile de ilgilenmekte, yani onlara çay kahve ikram etmektedir.

İşadamımız gelen gidene ikram edilecek malzeme alınması için her ay Natalya’ya 100 dolar vermekte ve bu para harcamalar için fazlasıyla yetip artmaktadır. İşadamımız harcamaların kontrol altında olması açısından Natalya’ya verdiği paraları her ay not almakta, ama bundan artan paranın hesabını sormamaktadır.

Natalya birgün işadamımıza, ikram gideri olarak her ay verdiği 100 doları henüz vermediğini söyler. İşadamımız da verdiğini ifade eder. Aralarında kısa bir verdim / vermedin diyalogu geçer. İşadamımız verdiğinden emindir, çünkü her ay olduğu gibi defterine not aldığını hatırlamaktadır. Natalya işadamımızın ofisinden üzgün ayrılır.

Ertesi sabah Natalya işe gelirken istifa dilekçesini getirir; “Güvenilmediğim yerde durmak istemem” der. İşadamımız bunun güvenip güvenmemekle ilgisi olmadığını, ama verdiğini düşündüğünü söyler. Natalya eşyalarını toplamak için yerine geçer. Ayrılmakta kararlıdır.

İşadamımız Natalya’nın iş ciddiyetinden ve dürüstlüğünden memnundur. Ayrılacak olmasına çok üzülür.

Erkek asistanını çağırır ve eline 100 dolar tutuşturur. ‘Bu parayı, Natalya eşyalarını toplarken ona yardım ediyormuş gibi davranırken, kendisine çaktırmadan, oradaki eşyalardan birisinin arasından tesadüfen bulmuşsun gibi davran ve ona ver’ der. Amaç, paranın kendisine verildiğini ama unuttuğunu bir çeşit hatırlatmaktır.

Erkek asistan denileni yapar. Yardım etme bahanesi ile birkaç dakika eşyaları toparlama süsü verirken, “burada 100 dolar var, herhalde unutmuşsunuz” der.

Natalya şaşırır. “Nasıl olur, ben parayı almışım da oraya mı koymuşum” der. İşadamından özür diler. İşadamını zor durumda bıraktığı için de artık orada çalışma imkanı olmayacağını düşünür. Zaten istifa etmiştir.

İşadamımız Natalya’ya, kendisinin çalışmalarından memnun olduğunu, işine devam etmesinden ayrıca mutluluk duyacaklarını söyler. Natalya buna çok sevinir ve işine daha bir ciddiyetle ve moralle sarılır.

Aradan birkaç gün geçtiğinde, Natalya çalışırken dosyaların arasında 100 dolar bulur. Nitekim o gün patronundan parayı aldığında o dosyalar üzerinde çalıştığını hatırlar.

İyi ama, bu 100 dolar işadamının verdiği paraysa, o gün patronun asistanının bulduğu 100 dolar da neyin nesidir. Natalya kayıp 100 doları bulduğunu ama daha önce bulunan 100 dolara anlam veremediğini asistana anlattığında, asistanın yüzünü tebessüm kaplar. Natalya işin aslını öğrenmek için ısrar ettiğinde, dinlediği karşısında şoke olur.

Gözü yaşlı vaziyette patronun odasına girer. Kendisine duydukları güvenden dolayı teşekkür ederken, bir başkasının onurunu kırmamak için gösterdikleri anlayıştan ve ince davranıştan dolayı minnet duygularını dile getirir.

Ertesi sabah Natalya işe gelirken anne babasını ve kardeşini getirir. İşadamına durumu izah ederken, olan biteni ailesine anlattığını, anne babasının olaydan çok etkilendiklerini, gösterilen davranışın deyim yerindeyse çok Tanrıca olduğunu, ancak hak bir dinin mensuplarının böyle bir tutum sergileyebileceklerini ifade ettiklerini söyler ve Müslüman olmak istediklerini dile getirirler. Natalya aile fertleri ile birlikte Müslüman olur.

100 dolarlık bir jest, Natalya’nın ve ailesinin İslam’a olan ilgisini artırır ve Müslüman olmalarına vesile olur.

Bu hadiseyi dinledikten kısa bir müddet sonra, Gazze'ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara’nın başına gelen haberler düştü ekranlara...

Hiçbir dinin varlığını kabul etmeyen, ancak Gazze'ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisinde seyahat ederken, aynı amaç uğruna kenetlenen insanların verdikleri mücadeleden etkilenerek Müslümanlığı kabul ettiği ifade edilen İngiliz vatandaşı Cliff Handley ve Peter Vevuner’in hidayet öykülerini okudum.

Cliff Handley, yolculuk sırasında bir yandan gemideki Müslümanları gözlerken aradığı her şeyi İslam'da bulduğunu anlar. Sabah namazı sırasında yapılan saldırıda herkesin sesli dua okumasından etkilenen Vevuner, söylenenleri dinleyerek ezberlediğini söyler. İngiltere'de ormancılık yapan Vevuner, gemi seyahat halindeyken 2,5 saatte Kur'an okumayı öğrenir.

Son sözümüz şunlar olsun:

Alman İstatistik Kurumu’nun (DSB) açıkladığı rakamlara göre, yurtdışındaki 5 milyona yakın Türk’ün 2,6 milyonu Almanya’da yaşıyor. Bugün Avrupa Birliği’nde yaşayan 3,6 milyon Türk göçmen sayısı, Lüksemburg’un toplam nüfusunun yedi buçuk katından fazla. Bu rakam, İrlanda nüfusunun yüzde 90’ına yakın olup, Danimarka ve Finlandiya nüfusunun da üçte ikisi civarında. AB’deki toplam Türk sayısı ayrıca Belçika, Avusturya, Yunanistan, Portekiz ve İsveç gibi ülkelerin nüfuslarının yaklaşık üçte birinden daha fazla.

Şunu demek istiyorum. Kanuni Sultan Süleyman Viyana kapılarına dayandığında ordusunun mevcudu 200 bin yoktu. Şimdilerde 3,6 milyon Türk Avrupa ülkelerinde yaşıyor. Bediuzzaman Hazretleri, bu çağda temsilin (yaşayarak örnek olmanın) tebliğden (anlatmaktan) daha önem kazandığını anlatır. Yani ‘anlatmak değil yaşamak önemli, bu çağda insanlara ulaşmanın yolu budur’ der.

Natalya’nın hikayesi bu açıdan hepimize ders olmalıdır. İnsanlık eğer İslam’la şereflenecekse, bu ancak, bu tür Rahmani davranışlarla mücehhez insanların etraflarında oluşturacakları nurdan halelerle olacaktır.

Türkçe Olimpiyatları için ülkemize gelen 100’den fazla ülkeden öğrencinin gözlerindeki ışıltılarda ben, Natalya etkisi görüyorum. Başlarındaki eğitimcileri, rehberlerini ve sponsorlarını bu açıdan tebrik ediyorum.

Huzurlu bir ramazan geçirmeniz dileğiyle...

Prof. Dr. Osman ÖZSOY – Haber 7
www.osmanozsoy.com.tr

 

 
DEPREMSAVAR BİNALAR Yazdır e-Posta
Cuma, 19 Şubat 2010 23:21

Ülkemizde depremlerle nasıl yaşarız hesabı yapılırken Amerikada Depremsavar Bina yapımına başlandığı haberini okuyunca  şaşırmamak elde değil. İstanbulda olası bir depremde öleceklerin sayısı hesaplanmaya çalışırken ve gerçek manada hiçbir önleyici tedbir alınmazken sizlerle bu haberi paylaşmak istedim. Artık depreme dayanıklı değil, depremi tamamen savan binalar yapılmaya başlandı. Çalışma prensibi ise çok kolay.Geleceğin depreme dayanıklı binaları, deprem dalgalarını apartmanın çevresinden dolaştırarak binanın depremden etkilenmesini engelliyor ABD’de yayınlanan Popular Science isimli bilim ve teknoloji dergisi yeni nesil depreme dayanıklı apartmanları tanıttı, Bu binalar, yıkıcı bir deprem sırasında çevredeki herşey yıkılsa bile sarsıntıdan etkilenmeyecek. Teknoloji, İngiliz Liverpool Üniversitesi ve Fransa Bilim Araştırmaları Enstitüsü tarafından geliştirildi. Bilim adamlarına göre yerleşim yerlerine hasar veren deprem dalgalarının yüzde 70’i depremin merkez üssünden çıkarak yeraltında yatay ilerliyor. Dalgaların önünü kesip binaların çevresinden dolaşması sağlandığında apartmanlar deprem dalgasına maruz kalmadan ayakta kalabiliyor. 2014’te standart hale gelecek teknolojinin başta San Francisco olmak üzere deprem bölgelerinde kullanılacağı açıklandı. Teknoloji nasıl çalışıyor? Plakalar toprağın en az 1 metre altına binanın temelini çevreleyecek şekilde gömülüyor. Plakaların altında bir metrelik boşluk bırakılıyor. Deprem sırasında sarsıntı dalgaları, plastik ve betondan plakalara çarpıyor. Dalgalar her plaka katmanına vurduğunda gücünü yitiriyor. Plakalar sayesinde deprem dalgasının yönü de değiştirilmiş oluyor. Böylelikle temeli depremden etkilenmeyen binada deprem hissedilmiyor

 
SANAL GÜMÜŞHANE Yazdır e-Posta
Salı, 16 Şubat 2010 18:41

2000 yılından beri Gümüşhane ilimizle ilgili sanal alemde bir çok çalışma yaptım. 2000 li yıllarda Gümüşhane Valiliği sitesi dışında bir kaç site website vardı.

Bu zaman sürecinde Gümüşhane adına yapmış olduğum  ve yardımcı olduğum internet siteleri arasında

www.siranlilar.com (www.siran.ilcesi.com)
www.kelkitliler.com (www.kelkit.ilcesi.com)
www.giyad.org
www.gumushane.com.tr.tc
www.inozu.com.tr.tc
www.bahcelikoyu.com 
www.arslanvideo.com
www.gumushaneli.net 
www.gurleyikkoyu.com.tr.tc gibi bir çok websitelerimize destek olmaya çalıştım. Bu sitelerin bir kısmı yayına devam ediyor. Bir kısmıda yayın hayatına son verdi. Fakat memleket adına hazırlamış olduğum Şiran sitemiz 7 yılı aşkın süredir, Kelkit sitemizde 4 yılı aşkın süredir yayına devam etmekte.

En aktif çalışmamızda 10.000 üyesi bulunan Siran.Web.TR forumu sayesinde binlerce kişiyi bir forumda toplamayı başardık.

Konu Sanal Gümüşhane olunca kimler aklıma geliyor sizlerle paylaşmak istiyorum

Serkan Kaya
Recep Ergin
Mehmet Yücel Ergin
İsmail Hayal
Engin Öztürk
Veli Yılmaz
Tuncay Çelik
Tuncay Kökçan
Orhan Celep
Macit Şahin ve ismini buraya yazmadığım bir çok arkadaşta bu arkadaşlarımız kadar kıymetli.
Gerçektende birarada olmasakta internet ortamında edindiğimiz arkadaşlıklarımız realiteyi aratmıyor.

Günümüzde bırakın il ilçe websitelerini neredeyse her köyün bir websitesi var. Böyle bir durum gerçektende teknolojinin çok hızlı ilerlediğinin göstergesi olmalı. Bu sayede birbirinden uzak bir çok hemşerimiz ortak platformlarda biraraya gelerek Sanal Gümüşhanede buluşuyorlar.

Teknoloji çağının hızla ilerlediği sanal ortamda gerçek hemşerilerimizle bir çok faaliyetimiz oldu, organizasyonlarda biraraya geldik. Yani Gümüşhanede birlikte olmasakta internet ortamında Gümüşhaneliler olarak birarada olmaya çalışıyoruz.

Yıllar geçsede internetteki memleketimiz Sanal Gümüşhanede olacağız.

Son Güncelleme: Cuma, 19 Şubat 2010 22:17